Bu haberi yazdır
Blog Ana Sayfa
Medya ve Şike
05
 Şub
 2012

3 Temmuz 2011 tarihinden itibaren ülke gündemimize bomba gibi düşen, futbolumuzun üstüne kara bulutlar gibi çöken bir sürecin içine girdik. Taraflı-tarafsız, futboldan anlayan-anlamayan herkesin televizyonlarında hemen hemen her gün en az bir kez karşılaştığı bu şike olgusuna daha önce yazılan yazıların dışında ilginç bir bakış açısıyla bakacağım. Biraz kuramsal bir yazı olacak, daha önce çoğunuzun duymadığı tarzda bazı terimler kullanacağım.

Aslında bu yazıyı uzun zamandır yazmayı düşünüyordum; fakat gerçekten zor bir yazı olacağını ve zaman alacağını düşündüğümden dolayı bu işi hep erteledim. Bu yazıyı bugün yazmaya karar vermemdeki en büyük etken siteden “cromvemitra” nickli arkadaşımın “Komplo Teorisi” isimli yazısı oldu. Kendisi benim burada yazmayı düşündüğüm bir çok meseleyi zaten sade bir dille kaleme aldı. Dolayısıyla da bana işin kuramsal çerçevesiyle uğraşmak ve size kitle iletişim araçlarıyla nasıl kanaat kazandırıldığını anlatmak kaldı. Bu yazıyı yazarken Fenerbahçe’liliğimi bir tarafa bırakıp, daha çok iletişim bağlamında irdeleyeceğim meseleyi.

Kitle iletişim araçlarının en çok kullanılanı televizyondur. Televizyon kullanım kolaylılığı ve sunduğu seçenekler sayesinde vazgeçilmez olmuştur. Ülkemizde halkımızın büyük bir kısmı zamanını televizyon başında geçirmekte. Çalışanlar işlerinden geldikleri zaman günün yorgunluğunu televizyon vasıtasıyla birbirini tekrar eden ve sinematografik açıdan yetersiz dizilerle, kimi zaman edep seviyesinin aşıldığı ve bir spor programından çok bir reality show’a benzeyen programlarla atmaya çalışmaktadırlar. Böylece televizyon daha büyük önem kazanmaktadır.

1976 yapımı Network/Şebeke isimli filmde televizyon ile ilgili çarpıcı bir diyalog vardır.

“Biz hayaller yaratırız! Hiçbiri gerçek değildir.. Ama siz her gün, gece gündüz, her yaştan, her renkten insan, orada oturuyorsunuz ve size gösterdiğimiz illüzyonlara inanmaya başlıyorsunuz! Tüpün gerçek olduğuna ve hayatınızın gerçek olmadığına inanıyorsunuz. Tüp ne derse, onu yapıyorsunuz! Tüpteki gibi giyiniyor, tüpteki gibi yiyor, çocuklarınızı tüpteki gibi büyütüyor ve hatta tüpteki gibi düşünüyorsunuz. Hepiniz çıldırmışsınız! Tanrı şahidim olsun ki gerçek olan sizsiniz! Biz sadece hayaliz! Bu yüzden televizyonlarınızı kapatın! Şimdi kapatın! Kapatın!”

            Şimdi geçelim asıl konumuza. Şike. Evet şike. 3 Temmuzdan beri herkesin ağzında olan, herkesin konuştuğu, tartıştığı şike. Bir tarafta, şike yaptığına inanılmış, inandırılmış büyük bir camia Fenerbahçe Spor Kulübü. Diğer tarafta mesajları kitle iletişim araçlarından (tv, internet, gazete, radyo, dergi v.s) çıktığı gibi alımlayan halkımız. Bir başka tarafta da bu kitle iletişim araçlarındaki gönderileri (haberleri) hazırlayanlar ve en önemli tarafta da bu kitle iletişim araçlarının sahipleri.

            Evet arkadaşlar, şimdi Fenerbahçe’nin şike yaptığına dair henüz kesinleşmiş bir hüküm bulunmamasına karşın nasıl üstüne şikeci damgası atıldığını ve bu damgayı siz değerli halkımızın nasıl onayladığını ve buna inandığını görelim.

            Size Paul Lazarsfeld isimli Avustura doğumlu Amerikan İletişim Kuramcısı’nın “İki aşamalı akış teorisi”nden bahsedeyim biraz. Bu teoridir ki yaratıldığı zamanlar olan 1940’lardan şu ana kadar geçerliliğini korumaktadır. İki aşamalı akış en basit haliyle şöyle işler: Bir medya kuruluşu örneğin şike ile ilgili bir haber yapacaktır. Haber yapılır ve kuramda adı kapı tutucusu/eşik bekçisi olarak geçen haber editörleri ya da müdürlere gönderilir. Bu editör ya da müdürler haberi bize varolduğu gibi aktarmazlar. Bunun bir kısmını sansür edebilirler, farklı yorumlar katabilir ya da o medya kuruluşunun tabi olduğu sermaye sınıfına zarar vermeyecek bir şekilde düzenleyerek yayına sokabilirler veya haberi hiç yayınlamayabilirler. Burada haberciliğin en önemli ilkesi olan nesnellik zaten çiğnenmektedir; ama asıl mesele bu haberin etkisini o kurumdan çıktıktan sonra tam olarak göstermediğidir. Biz haberi direkt olarak izlediğimizde ya da okuduğumuzda üstümüzde tam olarak etki yaratmaz. Yani TV’de Fenerbahçe X takımına teşvik primi önerdi diye bir haber çıktığında haber gerçek etkisini göstermez.

Kanaat önderleri denilen zat-ı muhteremler vardır. Bunlar ünlü spor yorumcuları da ünlü gazeteciler de olabilir, halk arasında saygı gören herhangi birileri de olabilir. Hatta her gün gittiğiniz mahalle kahvesine gelen “Haydar” abi bile olabilir.  Yeter ki toplum içinde saygı gören ve söylediği söze güvenilen birisi olsun. İşte bu kanaat önderleri haberleri izlediklerinde veya okuduklarında haberi yorumlarlar, daha sonra çevrelerine aktardıklarında haberin asıl etkisi o zaman ortaya çıkar. Halk haberi alt okumaya tabi olmadan alımlar; çünkü halkın genelinde var olan haberleri irdeleyecek bir kapasite yoktur (bu kapasiteyi halkın sadece küçük bir kısmı kullanabilir). Medya ilerdeki aşamalarda haber yoğunluğunu kendi istediği gibi ayarlar ve gündem oluşturur. Bu gündem zamanla halkın üzerinde bir kamuoyu doğmasına neden olur. Buna da grup etkisi kavramı ile açıklayabiliriz. İşte burada bahsettiğim kamuoyu çoğu Fenerli'nin bile kendi takımının şikeci olduğuna bile inanmaya başlamasıdır. Medyada Fenerbahçe o kadar çok şikeci bir imaj içerisinde gösterilmiştir ki artık diğer takım taraftarları dışındaki kişiler yani Fenerliler de takımlarının şike yaptığını kabul etmeye başlamışlardır. Buradaki asıl sorun halkın haberleri irdelemeden, direkt kitle iletişim araçlarından ve kanaat önderlerinden çıktığı gibi kabul etmesidir. Böyle bir ortamda Fenerbahçe’nin adının 9’a çıkması ve 8’e inmemesi gayet doğaldır.

            Yukarıda yazdıklarım biraz karmaşık gelmiş olabilir. Daha basit bir anlatımla anlatmak gerekirse: Biz kanka kelimesini neden kullanırız? Ya da neden moda olan bir pantolonu satın alırız? Hiç düşündünüz mü? Ya da susadığımızda susama duygumuzu gidermek için su yerine neden kola içme isteği uyanır içimizde? Başkaları kanka kelimesini çok kullanmıştır bize de bulaşır. O pantolonu da sırf biz beğendik diye almayız. Zaten başkaları satın aldığı ve moda haline getirildiği için o pantolonu tercih ediyoruz, sırf modaya uygun giyinebilmek için. Reklamlar ise görkemli prodüksiyonlarıyla bizi cezbederler. Kola reklamı susadığımızda su yerine kola içmemizin bizi daha mutlu edeceğini telkin eder bilinçlerimize. Fenerbahçe’ye de başkaları şikeci dediği ve böyle bir imaj yaratıldığı için şikeci diyoruz. Bu şikeci söylemler ve imaj bilincimize derinden derinden işliyor. Zaten futbolun yarattığı rekabet duygusunun da getirdiği bir başka olgu var. Bunlar birleşince henüz yasal olarak şike yaptığı kanıtlanamamış bir takıma şikeci deniliyor. Bir başka deyişle vurun kahpeye yapıyoruz. Toplumumuz önyargılara önceden alıştığı için yargısız infaz yapabiliyor. Bekleyin bakalım, dava sonuçlansın, o zaman idam edersiniz zanlıyı.

            Değinilmesi gereken bir başka konu ise “Fenerli Medya” mevzusu. Medya hiçbir zaman takım tutmaz. Medya kuruluşlarının amaçları iletiler hazırlamak (haber, program v.s) ve bu iletileri yayarken kullandıkları araçlara reklam almak, bu reklam sayesinde gelir elde etmektir. Dolayısıyla medyanın başındakiler bu iletileri tuttukları takımların kara kaşı kara gözü için değil, kendi tirajlarını ve reytinglerini arttırmak, reklamdan daha fazla pay almak için hazırlarlar. Gündemin konusu ne ise o konu üstüne daha çok gidilir. Dolayısıyla Fenerli Medya ya da Galatarasay’lı, Beşiktaş’lı, Trabzon’lu medya diye bir şey olamaz. Sahibi Fenerbahçe’li olan X gazetesinde ya da Y televizyonunda Fener karşıtı bir haber de görülebilir. Bunun tam tersi de olabilir. Bu tamamen yukarıda iki aşamalı akış teorisinde bahsettiğimiz olay ile ilgilidir.

Not: Eğer izlemediyseniz yönetmenliğini Sidney Lumet’in yapmış olduğu 1976 yapımı Network / Şebeke isimli filmi mutlaka izleyin ve bu yazıyı okumadan önce http://my.sporx.com/blog/?action=read&id=12391 linkinde bulunan blogu mutlaka okuyun, arkadaş şike olayına son derece gerçekçi bir bakış açısıyla bakmış.

 





Etiketler : Medya, Fenerbahce
Gönderen : metalchesh  
Zamanı : 05 Şub 2012 03:03
Bu haberi yazdır yorum yaz - 84 yorum


Yorumlar

Yorumları okumak için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Tavsiyler
Yazarın Diğer Yazıları
  2012
 
Şubat (1)