Aziz Nesin haklıymış meğer!
Bu haberi yazdır
Blog Ana Sayfa
Hepsinin hayatına icra geldi, tek tek silindiler anılardan!
20
 Şub
 2012

Kısa pantolonla dolaştığımız o güzelim ‘siyah beyaz yıllarda’, sana  mutluluğun resmini bir iki fırça darbesiyle yapabilirdik Nazım usta; işin kolayına kaçmadan icabında.

Tozlu anıların kocaman samimiyetinden selam yolluyorum sana, ben ve arkadaşlarımın hâlâ sokaklarda koşturduğu günlerden…

Sabahtan akşama kadar,tıpkı o kovboy filmlerindeki vahşi Mustang atları gibi koşar dururduk. Kumlarda, çayırlarda, bayırlarda, Arnavut kaldırımlı taş sokakta, aşağı mahallede bulunan boş arsada, hep bir topun peşinde koşardık; sadece bir topumuz vardı çünkü. DNA’mıza işlemişti sokak futbolu. ‘Fanilamız’ filan ne varsa üzerimizde, terden sırılsıklam olurken, maçtan hemen sonra ağzımızı sokak çeşmesine dayayıp su içerdik kana kana.

 

Yağmurda, çamurda, toz toprak içinde kalmış yırtık- pırtık bez ayakkabılarımız vardı ve artık neredeyse vücudumuzun bir parçasıydı! Vahşi atların ayaklarında nal olmaz ya, bizimkisi de o hesap, kramponlu ayakkabılarımız yoktu bizim. Pele’ye tapan ‘pale’lerden olmadık hiç, Pele’yi Pele yapanın Garrincha olduğunu çoktan keşfetmiştik yazlık sinemalarda.

Karınca kararınca Garrincha’ olurduk sinemadan çıkınca; çalım üstüne çalım! Çocukluğun en güzel yanı, alabildiğince özgür, sınırsız ve kalıpsız olmak değil midir?

Sevgi bağlarımız çok kuvvetliydi. Gerçek sevgi, vefa, fedakarlık ve samimiyet gerektirir. Sahi, neydi bir arada tutan şey hepimizi? Kalp kalbe karşı derler ya işte öyle bir şeydi bizimkisi. Birleştiren futbol muydu acaba gönüllerimizi?   

 

Ne güzel söylemiş İ.Altınsay; hepimiz futbolcuyuz aslında!… Ha ekran başında, ha tribünde, ha bir gazete kâğıdını yuvarlayıp top, iki taşı da kale yaparak... Bilgisayar başında, halı sahada ya da arsada top peşinde koşsanız bile hayallerinizde İnönü'desinizdir, Kadıköy'de, Bernabeu'da ya da Anfield Road'da…

Aslında iki farklı uçta gözükse de 'gösteri futbolu' ve 'kitle futbolu' birbirini tamamlıyor. Ekrandaki ya da statlardaki gösteriyi izleyince bir top bulup oynamak istiyorsunuz. İşte dünyayı saran bu futbol ateşi ki, gösteriyi de yeni ufuklara götürüyor, yeni virtüözler çıkarıyor.  Böyle bir süreci eğitimin katı kurallarına sokmak ne mümkün! Herkes yürümeye başladığından itibaren potansiyel futbolcu çünkü. Brezilya'da kumlarda, Nijerya'da çayırlarda, İngiltere'de 'Halk Okulları'nın bahçelerinde ve parklarda, bizde boş bulunan her arsada ve hatta yolun üstünde top peşinde koşan milyonlarca çocuğu nasıl eğiteceksiniz? 

Çocuklarının gelişimlerinin bilimsel yöntemlerle izlenmesine evet. Futbolun temel tekniklerinin ve taktik anlayışların eğitimine evet. Çalışma disiplini kazandırıcı eğitimlere evet. Uygarlık tarihi, yabancı dil, bilgisayar öğrenimine evet... Ama belli bir sisteme ve işleve bağlı aynı kalıptan çıkmış futbolcular üreten eğitime hayır...  Yaratıcılığı ve seyir zevkini öldüren bu tür eğitime en büyük muhalefeti Johan Cruyff yapmıştı zamanında... Cruyff, her futbolcunun her yerde oynayabileceği, kalecilerin bile sadece gol kurtarılmasının değil, gol atılmasının da içinde olacağı bir anlayışı savundu ve sırf bunu göstermek için nizami sahada takımların altı kişiyle oynadığı 'Sixers fotball'u geliştirdi. Esinlendiği yer ise 'arsa futbolu'ydu. 

Evet, bugün arsalar gittikçe ortadan kalkıyor... Okul avluları onların yerini alabilir belki... Ama benim için 'arsa' sadece bir oyun yeri değil, bir futbol kültürü... O yamuk yumuk toplar, bayırlı, engelli alanlar futbolda yaratıcılığı, mahareti neredeyse zorunlu hale getirmiyor mu? Var olmayan kalelere gol atmak için o hayali dikdörtgen içindeki noktaları bulmanız, topu oraya yollamanız gerekmiyor mu? Golcülük bu değil mi? Bir dönem kuşak kuşak futbolcu çıkaran Trabzon'un Foroz’unda o çocuklar topu nerde oynuyordu, bakmakta yarar var. 

Arsa özgürlük alanı; her mevkide oynamak, her yere koşmak zorundasınız. Kaleye bile sırayla geçersiniz. Maçı istediğiniz gibi uzatırsınız, kaleyi büyültüp küçültürsünüz, oyuncu sayısını değiştirirsiniz.  Demokrasinin de beşiği arsa futbolu. Hakem yok, pozisyonlara takımlar birlikte karar verir. Anlaşamazlarsa kavga çıkar, oyun yarıda kalır. Burada torpil, iltimas geçmez. Para savurup bomba transferler yapmak, hazırdan yiyip kullanıp atmak yoktur. Güç dengesini saha dışında değiştirmek gibi işler olmaz. İki kişi ayrılılır, ayak sayar ve kazanandan başlayarak seçerler adamlarını... Bunu da en iyi oynayanlardan başlayarak yaparlar. NBA'deki draft sisteminin bundan ne farkı var?.. Dahası, herkese yer bulunur takımda. Topun sahibine de. Ama o yeteneksizse topun sahibi olduğu için oynadığı sahada kendisine hissettirilir. 

En önemlisi ne biliyor musunuz? Kazanmak için her şey mubah değildir. Öyle olunca kazanmanın anlamı kalmaz zaten. Yenilmek burada öğrenilir. Başarı çok önemli değildir. Ödül yoktur. Ödül top oynamış olmak, İnönü, Kadıköy, Bernabeu hayallarini canlı tutmaktır. Yenilgi gibi suç da ortaktır. Cam kırıldığında birlikte kaçılır, topu atanı ele vermez kimse. Camı kırılan evin çocuğu bile. 

 





Gönderen : futbol-dilencisi  
Zamanı : 20 Şub 2012 22:04
Bu haberi yazdır yorum yaz - 53 yorum


Yorumlar

Yorumları okumak için üye girişi yapmanız gerekmektedir.